Cherreads

Chapter 19 - Bölüm 16: Gölgelerin İçindeki Uçurum

Ormanın zifiri karanlığında, ağaçların devasa gövdeleri arasında adeta hayaletlerden oluşan sessiz bir kafile ilerliyordu.

Gece karası kıyafetleri içindeki suikastçılar, kuru yaprakların üzerinde tek bir çıtırtı bile çıkarmadan, dalların arasında rüzgâr gibi süzülerek Yuria, Aelrindel ve Lavinia'ya yol açıyorlardı. Dünyanın en tehlikeli ve gizemli suikastçı birliği, onlara kusursuz bir kalkan oluşturmuştu.

Yine de bu kadar ağır bir gizlilik ve saatlerdir süren yürüyüş, grubun arkasında yürüyen Lavinia'nın canını sıkmaya başlamıştı. Çizmelerine bulaşan çamurlara ters ters bakarak adımlarını hızlandırdı ve Yuria'ya biraz daha yaklaştı.

"Leydim..." diye fısıldadı Lavinia, etrafındaki gölgelerde hareket eden suikastçılara kısa bir bakış atarak. "Şu Eldrian dediğimiz kişi eskiden bir Kıdemli değil miydi? Yani... eskiden dünyayı titreten birinin şimdi böyle bir suikastçı ordusunun ardına, yeraltı fareleri gibi gölgelere saklanması tuhaf hissettiriyor."

Yuria adımlarını yavaşlatmadı. Yüzündeki o siyah-yeşil işlemeli göz bandı dimdik ileriye dönüktü.

"Evet, öyleydi," dedi Yuria, sesi ormanın sessizliğini sadece onların duyabileceği kadar ince bir fısıltıyla bölerken. "Hatta bir zamanlar en tutkulumuz oydu. Şimdiyse saklanıyor... Ve haklı da. Sonuçta varisler ölmedikleri sürece Kıdemlilerden hiçbiri asıl gücüne kavuşamayacak , haini saymazsak dört kişi kaldık gerçi beni saymazsak üç."

Aelrindel, asasını yere vurarak Yuria'nın hemen bir adım gerisinde yürürken bu sözler üzerine araya girdi. Zümrüt gözlerinde asırlara dayanan bir merak vardı.

"Ket Laneti..." dedi yaşlı elf saygılı bir ses tonuyla. "Leydim, yıllardır bu lanet hakkında sayısız fısıltı, yalan yanlış efsane duydum ama gerçeği bir de sizden dinlemek isterim. Kıdemlileri böyle gölgelere mahkum edecek kadar büyük bir lanet nasıl var olabildi?"

Yuria'nın omuzlarından dökülen zehir yeşili saçları rüzgârda hafifçe savruldu. Dudaklarında soğuk, acı bir tebessüm belirdi.

"Valerith'in şaheseri," diye mırıldandı Yuria. "Varislerin içine 'Hiçlik Rünleri' adı verilen kadim mühürler yerleştirdi. Bu rünler sayesinde varisler akıl almaz bir güce ulaştılar. Ama asıl sorun onların güçlenmesi değildi, Aelrindel. Asıl sorun, bizim güçsüz düşmemizdi. Valerith, ne yaptıysa yaptı ve bu rünler aracılığıyla tüm Kıdemlileri birbirine bağlayan kusursuz bir ağ ördü. O rünler var olduğu ve o varisler nefes aldığı sürece... benim dışımdaki hiçbir Kıdemli kendi asıl, özel gücünü kullanamayacak. Onların mühürlenişi, varislerin gücünün temeli oldu."

Lavinia duydukları karşısında şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. "Leydim... peki Kıdemlilerin o özel güçleri gerçekten anlatıldığı kadar korkutucu muydu? Mesela görmeye gittiğimiz bu Eldrian... Onun gücü neydi?"

Yuria derin, asırların yorgunluğunu taşıyan bir iç çekti. Ormanın karanlığına bakarken eski, kanlı günleri hatırlıyor gibiydi.

"Eğer özel gücüne tekrar kavuşursa," dedi Yuria, sesinde sarsılmaz bir kesinlikle, "bu dünyada kimsenin istese de öldüremeyeceği tek kişi Eldrian'dır. Hani çok hızlı olup zamanı aştığı söylenen o efsanevi varlıklar vardır ya... Eldrian için onlar sadece yavaş birer hedeftir. O, zamanı kontrol eden bir adamdı. Tam anlamıyla zamanın bütününe hükmedemiyordu belki ama zamanı olduğu gibi dondurma gücü vardı. İşte Eldrian'ın gücünü kaybedip gölgelere sığınmasının tek sebebi bu. O gücü elinden alındığında, geriye sadece avcıların peşinde olduğu bir hedef kaldı."

Lavinia duydukları karşısında tamamen sessizleşti. Eskiden tanrısal güçlere sahip, zamanı donduran bir varlığın, şimdi kendi güçlerini ellerinde tutan varisler yüzünden ormanın derinliklerinde saklanmak zorunda kalması, durumun ne kadar ciddi ve kırılması zor bir döngü olduğunu gösteriyordu.

Kafile saatlerce sessizce ilerlemeye devam etti. Devasa, kadim ağaçlar giderek seyrekleşti ve en sonunda ormanın bittiği o keskin sınıra ulaştılar.

Karşılarına devasa, sislerle kaplı ve dibi görünmeyen, karanlık bir uçurum çıktı. Rüzgâr burada acımasızca uğulduyor, uçurumun derinliklerinden yukarıya doğru dondurucu bir hava akımı yükseliyordu.

Kafile durdu. Yuria'nın karşısında diz çöken o ilk maskeli suikastçı öne çıktı, başını hafifçe eğerek uçurumun kenarını işaret etti.

"Leydim..." dedi boğuk, saygılı sesiyle. "Geldik."

Aelrindel ve Lavinia şaşkınlıkla etraflarına bakındılar. Ortada ne bir mağara girişi, ne gizli bir kapı, ne de bir köprü vardı. Sadece ayaklarının dibinden başlayan ve sonsuzluğa uzanıyormuş gibi duran o zifiri karanlık boşluk vardı.

"Geldik mi?" diye sordu Lavinia kaşlarını çatarak. "Nereye geldik? Önümüz sadece dipsiz bir hiçlik!"

Aelrindel de asasını yere vurarak uçurumun kenarına dikkatle bir adım attı ve aşağıya baktı. Zümrüt kristalleri bile bu karanlığı aydınlatmaya yetmiyordu. "Leydim... Burada geçilecek bir yol göremiyorum. Bir yanılsama büyüsü mü var?"

Yuria onlara cevap vermedi. Sakin ve sarsılmaz adımlarla yürümeye devam edip tam uçurumun sıfır noktasına, ayak uçlarının yarısının boşlukta kaldığı o ölümcül çizgiye kadar geldi. Rüzgâr, cübbesini ve zehir yeşili saçlarını vahşice dalgalandırıyordu.

Göz bandıyla örtülü yüzünü hafifçe aşağıya, o dipsiz karanlığa doğru eğdi. Bir an için sanki aşağıdaki o derin boşluğu dinliyor gibiydi.

Sonra... tek bir kelime bile etmeden, hiçbir büyü ya da mana dalgası kullanmadan, kendini usulca öne doğru eğdi ve o dipsiz uçurumdan aşağıya bıraktı.

"LEYDİM!"

Lavinia ve Aelrindel'in kalpleri yerinden çıkacak gibi oldu. İkisi de dehşet içinde bağırarak anında uçurumun kenarına atıldılar. Aşağıya, sislerin ve karanlığın içine doğru baktıklarında, Yuria'nın hızla düşen silüeti çoktan gözden kaybolmuştu.

Lavinia ve Aelrindel uçurumun kenarında dehşete kapılmış bir hâlde aşağıya bakarken, az önce Yuria ile konuşan o ilk maskeli suikastçı sessizce yanlarına yaklaştı. Sesinde ne bir telaş ne de bir endişe vardı.

"Giriş bu taraftan," dedi suikastçı, uçurumu işaret ederek. "Merak etmeyin. Sadece... ilk seferinde mideniz biraz bulanabilir."

Sözlerini bitirir bitirmez, suikastçı kendini hiç tereddüt etmeden boşluğa bıraktı. Ardından diğer gölgeler de birer birer, sessizce uçurumdan aşağı atladılar.

Aelrindel ve Lavinia uçurumun kenarında bir anlığına birbirlerine baktılar. Yaşlı elfin zümrüt gözlerinde derin bir şüphe, Lavinia'nın yüzünde ise saf bir dehşet vardı. Ancak Leydilerini yalnız bırakamazlardı. Derin bir nefes alıp, ikisi de gözlerini kapatarak kendilerini o dondurucu ve dipsiz karanlığa bıraktılar.

Düşüş korkunçtu. Rüzgâr kulaklarını sağır edecek kadar şiddetli uğulduyor, yerçekimi midelerini ağızlarına getiriyordu. Saniyeler dakikalar gibi geldi. Tam aşağıda, sivri kayalıkların ve taş zeminin ölümcül yüzeyi belirdiğinde ve bedenleri paramparça olmak üzereyken... aniden midelerine inanılmaz bir kramp saplandı.

Görüşleri şiddetle büküldü, uzay ve zaman bir anlığına kırıldı.

Pat!

İkisi de sert bir taş zemine düştüklerinde nefes nefese kalmışlardı. Ciğerlerine çektikleri hava artık o dondurucu dağ rüzgârı değil, rutubetli ve ağır bir kapalı alan havasıydı. Öksürerek doğrulduklarında, kendilerini zindan gibi geniş, meşalelerle aydınlatılmış devasa bir yeraltı odasında buldular.

Ve hemen birkaç adım ötede, hiçbir şey olmamış gibi kusursuz bir diklikle duran Yuria'yı gördüler.

Lavinia, hâlâ düşüşün verdiği o korkunç adrenalinle titreyerek hızla ayağa kalktı. Yuria'nın yanına koşup, elleriyle Leydisinin siyah cübbesinin koluna yapıştı.

"Leydim!" diye soludu Lavinia, gözleri fal taşı gibi açılmıştı. "Ödüm koptu! Size bir şey oldu sandım!"

Yuria, Lavinia'nın titreyen ellerine kısa bir bakış attı. Yüzündeki ifade her zamanki gibi soğuk ve düzdü.

"Olmadığı için buradayım, Lavinia," dedi dümdüz bir sesle. "Toparlan."

Lavinia yutkunarak cübbeyi usulca bıraktı ve üstünü başını düzeltti. O sırada asasına yaslanarak ayağa kalkan Aelrindel, hâlâ dönen başını tutarak etrafındaki taş duvarları ve zemin rünlerini inceliyordu.

"Çok garip..." diye mırıldandı yaşlı elf, hayranlık ve şaşkınlık arası bir sesle. "Bu... çok eski ve karmaşık bir ışınlanma büyüsü müydü? Tetiklenmesi için o ölümcül serbest düşüşün, o şiddetli hızın şart olması mı gerekiyordu cidden? Böylesine psikopatça bir güvenlik önlemini kim akıl eder ki?"

Tam o sırada geniş odanın diğer ucundaki ağır demir kapı gıcırtıyla açıldı. İçeriye, üzerinde son derece şık, koyu renkli bir hizmetkâr kıyafeti olan yaşlı bir adam girdi. Adımları yere basmıyor gibi süzülüyordu. Yuria'nın birkaç adım ötesinde durarak derin bir saygıyla eğildi.

"Efendi Eldrian sizi bekliyor, Leydim," dedi adam, nazik ve pürüzsüz bir sesle. "Lütfen beni takip edin."

Hizmetkâr öne düşerken, Yuria ve diğerleri onu takip etmeye başladılar. Zindan benzeri o soğuk odadan çıktıklarında, etraf birdenbire değişti.

Kendilerini inanılmaz derecede lüks, tavanları yüksek, zeminleri parlayan siyah mermerlerle kaplı, duvarlarında kadim tabloların asılı olduğu devasa koridorlarda buldular. Burası tam anlamıyla asil bir malikane havası taşıyordu ama bir şeyler son derece yanlıştı. Koridor boyunca uzanan devasa, tavandan yere kadar inen camların ardında hiçbir manzara yoktu. Dışarısı, bir gece karanlığından bile daha yoğun, zifiri ve boğucu bir siyahlıktan ibaretti. Arada sırada, o zifiri karanlığın içinde devasa, tanımlanamayan gölgeler yavaşça süzülerek geçiyordu.

Ortamın üzerlerindeki o ezici basıncı hisseden Aelrindel, asasını sıkıca kavrayarak o zifiri camlara baktı.

"Leydim..." dedi Aelrindel yutkunarak. Zihnindeki parçalar yeni yeni birleşiyordu. "Bu malikane... Yoksa biz..."

Aelrindel cümlesini bitiremeden Yuria başını hafifçe o karanlık camlara doğru çevirdi ve onun sözünü kesti.

"Evet," dedi Yuria, sesinde hafif, ironik bir takdir tınısı vardı. "Denizin dibindeyiz. Düşmanlardan saklanmak için okyanusun en karanlık ve ulaşılamaz derinliklerini seçmek... Eldrian'dan beklenecek kadar ilginç bir fikirmiş."

More Chapters