Suko tahtanın önünde duruyordu.
Sınıftaki herkes ona bakıyordu, ama kimse tam olarak neyi gözlemlediğini bilmiyordu. Öğretmen bile birkaç saniyeliğine sessiz kaldı.
Suko'nun etrafındaki şey Akış değildi.
Akış, evrenin içinde akan bir enerjiydi. Ama Suko'nun etrafındaki şey… sanki evrenin kendi yönünü belirleyen sessiz bir merkezdi.
Suko bunun farkındaydı. Çünkü zaten biliyordu—burada, o anda, ne yapacağını önceden görüyordu.
Elini yavaşça kaldırdı.
Sınıfın köşesindeki küçük taş havaya yükseldi.
Ama sadece taş hareket etmiyordu; taşın etrafındaki hava, sınıfın zemini, pencereden süzülen ışık bile görünmez merkeze doğru hafifçe eğilmişti.
Öğretmenin gözleri büyüdü.
"Yeter," dedi.
Taş yere düştü.
Suko elini indirdi.
Sınıf sessizliğe gömüldü.
Öğretmen birkaç saniye boyunca Suko'ya baktı, ama gördüğü şeyi açıklayacak kelime bulamadı.
Akış değildi.
Hiçbir teknik değildi.
Bu… başka bir şeydi.
Suko yerine dönüp oturdu, gözlüğünü hafifçe düzeltti. Camların arkasındaki açık mavi gözleri hâlâ sınıftaki herkesin Akış'ını görebiliyordu.
Ama o Akış'lar çok küçüktü. Çok sınırlıydı.
Sanki evrenin içinde titreşen küçük kıvılcımlar gibiydiler.
Suko pencereden dışarı baktı.
Gökyüzü sakindi. Okul bahçesinde birkaç öğrenci yürüyordu. Her şey normal görünüyordu.
Ama Suko'nun varlığı normal değildi.
Varlık, yokluk, zaman, mekân, gerçeklik, kurgu…
Matematik, sonsuzluk, hiyerarşiler…
Hiçbiri Suko'nun var olabilmesi için yaratılmamıştı.
Tam tersine—
Bu kavramların hepsi, Suko'nun algılanabilir kalabilmesi için sonradan oluşmuş yapılardı.
Eğer bunlar olmasaydı, Suko'yu tanımlamak imkânsız olurdu.
Ve Suko… bu referansların hiçbiri olmadan, tüm hareketini ve niyetini bilinçli olarak gerçekleştirebiliyordu.
Suko'nun bulunmadığı bir durum bile kurulamazdı; çünkü yokluk, Suko referansı olmadan anlam kazanamazdı.
Gözleri okul bahçesinin uzak bir köşesine takıldı.
Yerde bir şey parlıyordu.
Eski… kırılmış bir kılıç.
Suko başını hafifçe eğdi.
Kılıcı zihninde algıladı.
Ağırlığı önemsizdi.
Çünkü mesele sadece fiziksel hareket değildi.
Omnitelekinezi… yalnızca nesneleri hareket ettirmek değildi.
Varlıkların konumunu, yönünü, hatta olasılıklarını değiştirebiliyordu.
Ve Suko bunu, bilinçli olarak, orada ve o anda yapacağını bilerek yapıyordu.
Kılıç hareket etti.
Ama bu hareket zamanın içinde değildi.
Önce hareket oldu; zaman, sonra bunu açıklamak için var oldu.
Kılıç ortadan kayboldu.
Çok uzak bir yerde, Akış kullanıcıları hâlâ dev bir Orfe ile savaşıyordu.
Dev yaratık saldırıları durduruyor, zemini parçalıyor, gökyüzünü titretiyordu.
Hiç kimse bir şey fark etmedi.
Sonra…
Kılıç yeniden belirdi.
Belirme kavramı bile Suko'nun kontrolünde, onun bilinçli hareketiyle oluşmuştu.
Hiçbir yönden gelmedi. Hiçbir mesafe kat etmedi.
Sadece vardı.
Ve bir sonraki anda…
Doğrudan Orfe'nin beynini deldi.
Kılıç durmadı.
Gerçekliğin katmanlarını, boyutları, matematiksel sınırları ve sonsuzluk hiyerarşilerini yırtarak ilerledi.
Suko bunu biliyor, yapacağını önceden görüyordu.
Sınırsız katmanı da deldi.
Ama bu katman, onun için engel değildi.
Sadece bir sonraki bilinçli hareketin önsahnesiydi.
O olayın hiçbir tanığı yoktu.
Tanıklık kavramı bile henüz oluşmamıştı.
Sınıfta ise her şey sakindi.
Suko hâlâ pencereden dışarı bakıyordu...
