Cherreads

Chapter 190 - KHAN'IN NASİHATİ VE PASLI MİRAS: KÜL, YAS VE EVE DÖNÜŞ

Hiçlik Kapısı Garnizonu'nun (Void Gate Garrison) avlusuna çöken gece, yıldızsız ve ağır bir yorgan gibiydi. Birkaç saat önce gökyüzüne yükselen o devasa, turuncu ve siyah duman sütunları artık yerini sönmekte olan közlerin cılız parıltısına bırakmıştı. Rüzgar, Fırtına Tepesi 'nin o ebedi laneti, külleri savuruyor ve yanık et kokusunu garnizonun en kuytu köşelerine kadar taşıyordu.

Bu koku zaferin değil, kaybın kokusuydu. Her nefeste ödenen bedelin acısı ciğerlere doluyor, taş duvarlara bile yasın ağırlığını işliyordu. (daha akıcı, tekrar azaltıldı)

Kael Vael'thra, artık sadece dumanı tüten bir kül yığınına dönüşmüş olan odunların başında tek başına duruyordu. Malik, elinde sıkıca tuttuğu o metal parçasıyla (Reko'nun miğferinden kalan) koğuşa dönmüştü. Diğer askerler, Kozmik Bariyer 'in mor ışığı altında nöbet yerlerine dağılmıştı.

Ancak Kael gidemiyordu.

Kael'in ayakları çamura saplanmış, gözleri közlerin arasındaki karaltılara kilitlenmişti. Torben… o huysuz, tek kollu ihtiyar artık yoktu. Sesi, öğütleri, kahkahaları rüzgara karışmış; geriye yalnızca acı bir boşluk kalmıştı. (duygusal yoğunluk artırıldı)

Kael, elini göğsüne götürdü. Sırtındaki Kızıl Hüküm Mührü , dışarıdaki "Ölü Hava" yüzünden sessizdi. Ama içindeki boşluk... o Void (Hiçlik) , ilk kez açlık değil, garip bir doluluk hissediyordu. Midesini bulandıran, boğazını düğümleyen, soğuk ve yapışkan bir doluluk.

"Gitmedin."

Ses, arkasından değil, sanki gölgelerin içinden, doğrudan zihninin yanından geldi.

Kael irkilmedi. Refleksleri, Kuzey'in acımasız eğitimiyle körelmiş değil, bilenmişti. Yavaşça arkasını döndü.

Subutay Khan.

Dördüncü Gölge Komutan, her zamanki yerinde, o ulaşılmaz kulenin tepesinde değildi. Kael'in üç adım ötesinde, avlunun zeminindeydi. Bu, dağın yürümesi kadar nadir bir olaydı. Subutay, yere inmişti.

Adamın üzerinde zırh yoktu; sadece rüzgarda dalgalanan, üzerine rünler işlenmiş kalın, siyah bir deri kaftan vardı. Sırtında o efsanevi yayı asılıydı ama elleri boştu. Yüzü, Fırtına Tepesi'nin kayaları gibi sert, çizgilerle dolu ve okunaksızdı.

"Gidemedim Komutanım," dedi Kael. Sesi, duman yutmuş gibi hırıltılıydı.

Subutay, Kael'e doğru bir adım attı. O tek adım, aralarındaki mesafeyi bir tehdit sınırına getirdi. Komutanın gözleri, Kael'in yüzündeki her bir kası, her bir mikro ifadeyi tarıyordu.

"Neye bakıyorsun?" diye sordu Subutay. Başını hafifçe közlere çevirdi. "Küller konuşmaz Vael'thra. Onlar görevini yaptı ve bitti. Sen neden hala buradasın?"

"Çünkü..." Kael duraksadı. Kelimeleri seçmekte zorlanıyordu. "Çünkü hiçbir şey denk düşmüyor. Alfa Kimera öldü, evet… sizin okunuzla ve bizim canlarımızı yem etmemizle. Ama bu zafer değil, eksik bir denklem. Torben gitti, Reko gitti… on iki kişi sadece beş dakika kazanmak için öldü. Bu bana zafer değil, kayıp gibi geliyor."

Kael yumruklarını sıktı. Avuçlarındaki yanık izleri gerildi.

Ama Torben öldü. Reko öldü. On iki kişi, yalnızca o yaratığı beş dakika oyalamak için can verdi. Bu bana verim değil, acımasız bir hesap gibi geliyor."

Subutay'ın dudaklarında belli belirsiz, alaycı olmayan ama soğuk bir tebessüm oluştu.

"Verimlilik," dedi Subutay. "Akademide sana bunu mu öğrettiler? Savaşın bir matematik olduğunu mu?"

Subutay, elini Kael'in omzuna koymadı. Sadece yüzüne doğru eğildi.

"Gözlerindeki o bakışı görüyorum Anomali," dedi. Sesi, rüzgarın uğultusunun altına sızan bir fısıltıydı. "O bakış başarısızlık korkusu değil. O, hayatta kalmanın utancı… vicdan azabı." 

Kael başını çevirmek istedi ama yapamadı. Subutay'ın varlığı (Aurası), onu olduğu yere mıhlıyordu.

"Bunu hissetmemen gerektiğini düşünüyorsun," diye devam etti Subutay. "Bir savaşçının soğuk olması gerektiğini, bir 'Anomali'nin duygusuz olması gerektiğini sanıyorsun. O yüzden o hissi boğmaya çalışıyorsun."

"Zayıflık bu," dedi Kael, dişlerinin arasından. "Eğer daha güçlü olsaydım... Eğer o silahları daha iyi kullansaydım..."

"Yanlış," diye kesti Subutay. Sesi sertleşti. O acıyı yok etme. Onu sakla. Çünkü o acı, bir daha aynı hatayı yapmanı engelleyecek tek şey olacak. Seni diri tutacak olan, işte o yük."

Subutay geri çekildi. Elini kaftanının içine soktu.

"Güç, seni sarhoş eder Kael. Yetenek, seni kör eder. Tını (Mana) , sana tanrı olduğunu fısıldar. Ama o hissettiğin vicdan azabı... İşte o sana insan olduğunu hatırlatır. Eğer o acıyı kaybedersen, o zaman gerçekten bir canavara dönüşürsün. Ve o zaman... seni ben avlarım."

Subutay, kaftanının altından bir nesne çıkardı ve Kael'e uzattı.

Kael, tereddütle elini uzattı.

Avucuna bırakılan şey, bir madalya veya rünlü bir taş değildi.

Eski, sapı geyik boynuzundan yapılmış ama aşınmaktan pürüzsüzleşmiş, namlusu defalarca bileylenmekten incelmiş, üzerinde pas lekeleri olan basit bir avcı bıçağıydı.

Kael bıçağı tanıdı.

Torben'in bıçağı. O tek kollu ihtiyarın, elma soyarken, buz kırarken, hatta o gece yaratığın gözünü oyarken kullandığı o basit alet.

"Bunu al," dedi Subutay.

Kael bıçağı sıkıca kavradı. Metal soğuktu ama sapı... sapında hala Torben'in elinin sıcaklığı, yılların birikmiş Kudreti vardı.

"Neden?" diye sordu Kael.

"Akademi'ye gidiyorsun," dedi Subutay. Bakışlarını güneye, Solgard'ın olduğu yöne çevirdi. "Orada süslü kılıçlar göreceksin. Işık saçan asalar, rünlerle parlayan zırhlar, kristalden hançerler... Seni o parlaklıkla kör etmeye çalışacaklar. Büyünün her şeyi çözebileceğine inandıracaklar."

Subutay tekrar Kael'e döndü.

""Bu paslı bıçak sana gerçek dünyanın ne olduğunu hatırlatsın. Torben büyücü değildi, soylu değildi, özel bir silahı yoktu. Ama bu bıçakla senden ve o akademideki züppelerden daha uzun süre hayatta kaldı. Çünkü elindeki metalin sınırını biliyor, iradesiyle o sınırı dolduruyordu.

Kael, bıçağa baktı. Siyah Diş gibi aç değildi. Void gibi karanlık değildi. Sadece... dürüsttü.

"Onu taşıyacağım," dedi Kael. Sesi artık titremiyordu.

"Taşı," dedi Subutay. "Ve ne zaman kendini o 'Büyük Gücüne' kaptırıp kibirlenirsen, ne zaman kendini ölümsüz sanarsan... o bıçağa dokun. Ve o ateşin kokusunu hatırla."

Subutay, arkasını döndü. Kuleye tırmanmak için değil, karanlığın içine yürümek için.

"Şafakta yola çıkıyorsunuz," dedi gitmeden önce. "Zırhlı araç kapıda olacak. Arin seninle vedalaşmaz. O yüzden bekleme."

"Komutanım," dedi Kael, Subutay'ın sırtına seslenerek. "Siz... O 'Tek Atış'ı nasıl yaptınız? O kadar uzaktan?"

Subutay durdu. Başını hafifçe çevirdi. Gözlerinde, ay ışığının yansıması parladı.

"Ben oku rüzgara atmadım Kael," dedi. "Ben rüzgar oldum. Rüzgar, kendi içinden geçeni durdurmaz."

Gölge Komutan, karanlığa karışıp kayboldu.

Kael, avluda yalnız kaldı.

Elinde Torben'in paslı bıçağı, belinde Siyah Dişler. Biri geçmişin, diğeri geleceğin yüküydü.

Bıçağı kemerine, Siyah Diş'in hemen yanına taktı. O süslü, kara çelikten, büyü yiyen kılıçların yanında; bu paslı, basit bıçak tuhaf duruyordu. Ama Kael için, o an dünyadaki en değerli parçaydı.

Közlere son bir kez baktı.

"Unutmayacağım," diye fısıldadı Kael. "Ve bir daha… asla yetersiz kalmayacağım. Ne kendime, ne dostlarıma."

Arkasını döndü ve koğuşa, Malik'in yanına doğru yürüdü. Yürüyüşü değişmişti. Omuzları çökmüş bir çocuğun yürüyüşü değildi bu; sırtına görünmez bir zırh geçirmiş, yükünü kabullenmiş bir adamın, bir komutan adayının ağır ve emin adımlarıydı.

Kuzeyin soğuğu hala ısırıyordu ama Kael artık üşümüyordu. Çünkü içindeki ateş, artık sadece hayatta kalmak için değil, hatırlamak için de yanıyordu.

Ve hafıza, en sıcak yakıttı.

More Chapters