BÖLÜM 215 - ÖLÜM DANSI: "KIZIL ŞAFAK" (ATEŞ HIRSIZLIĞI)]
Bataklık Hattı'ndaki o ağır, yapışkan sessizlik, metan gazının patlamasıyla paramparça olmuştu. Ancak asıl gürültü, patlamadan sonra gelen o insani, tiz ve kontrolsüz öfke çığlığıydı.
Kaen Morlis, çamur deryasının ortasından, bir bataklık canavarı gibi doğruldu.
O pahalı, kırmızı ipek pelerini artık tanınmaz haldeydi; üzeri zift karası balçıkla kaplanmış, sülfür ve yanık saç kokuyordu. Yüzü, bir soylunun değil, deliliğin eşiğindeki bir fanatiğin maskesini andırıyordu. Çamur, göz kapaklarından yanaklarına süzülüyor, o kibirli ifadesini grotesk bir tabloya çeviriyordu.
"Sen..." dedi Kaen. Sesi titriyordu ama korkudan değil, saf, damıtılmış nefretten. "Sen... aşağılık bir lağım faresisin!"
Kael Vael'thra, yaklaşık on adım ötede, bir söğüt ağacının köküne yaslanmış gibi rahat duruyordu. Sağ elinde, henüz kınından çıkmamış olan Siyah Diş'in kabzasını hafifçe okşuyordu. Yüzünde ne bir zafer gülümsemesi ne de bir endişe vardı. Sadece, bozulmuş bir makineye bakan ustanın o soğuk, analitik ifadesi hakimdi.
"Bataklıkta bağırma Kaen," dedi Kael. Sesi alçak ama netti; sisin içinde bir bıçak gibi ilerledi. "Sesin titriyor. Nefesin düzensiz. Tını (Mana) kontrolünü kaybediyorsun."
"Kapa çeneni!" diye haykırdı Kaen.
Kaen, elindeki asayı –ucundaki yakut çatlamıştı– havaya kaldırdı. Bu sefer hedefi korkutmak değildi. Bu sefer hedefi yok etmekti. Soylu eğitimi, akademi kuralları, puan sistemi... hepsi o an silinmişti. Geriye sadece incinmiş bir ego ve o egoyu onarmak için dünyayı yakmaya hazır bir çocuk kalmıştı.
Kaen'in etrafındaki hava dalgalanmaya başladı. Vücudundaki Ruh Kanalları (sinir sistemi), kapasitesinin çok üzerinde bir Ateş Tınısı çekiyordu. Bu, disiplinli bir büyü değil, bir taşkındı.
"Seni yakacağım Vael'thra!" diye kükredi Kaen. "Seni ve o pislik arkadaşını kül edeceğim!"
Kaen asasını savurdu.
Ancak bu sefer tek bir ateş topu çıkmadı. Asanın ucundan, sıvılaşmış bir lav gibi yoğun, şekilsiz ve hırıltılı bir alev sütunu fışkırdı. Alev, havada uzadı, inceldi ve yaşayan bir yılan gibi kıvrılarak, beş metre uzunluğunda, çatırtılarla yanan bir Alev Kırbacına dönüştü.
Havadaki nem, kırbacın ısısıyla anında buharlaştı. Sisin yerini beyaz, sıcak bir buhar aldı.
Malik, Kael'in önüne geçmek için hamle yaptı. "Kaptan! Kalkanı açmam lazım!"
Kael, sol elini kaldırarak Malik'i durdurdu. Gözleri, Kaen'in değil, havada şaklayan o ateş kırbacının üzerindeydi.
"Geri dur Duvar," dedi Kael. "Bu ateş senin kalkanını ısıtır, seni içeride pişirir. Toprak ateşi durdurur ama ısısını emer."
"Peki sen ne yapacaksın? O şey canlı gibi!"
Kael, sağ elindeki Siyah Diş'i kınından çekti.
ŞIIING.
Metal sesi, ateşin çatırtısına karıştı. Kılıç, ortamdaki nem ve sülfür yüzünden matlaşmıştı ama hala keskin, hala açtı.
"Ateş canlı değildir Malik," dedi Kael, gözlerini kısıp Analiz Refleksi ile kırbacın salınım açısını hesaplarken. "Sadece açtır. Ve ben... onu besleyeceğim."
Kaen, kırbacı savurdu.
Alevden uzuv, havada sonik bir patlama sesi (ŞLAK!) çıkararak Kael'in boynuna doğru, kör edici bir hızla savruldu.
Kael kaçmadı. Eğilmedi.
Sadece duruşunu değiştirdi. Ayaklarını omuz genişliğinde açtı, dizlerini kırdı ve ağırlık merkezini yere yaklaştırdı.
İkiz Diş Stili: Ayna Savuşturma (Mirror Parry).
Ancak bu, normal bir kılıç ustasının yapacağı gibi metalle darbeyi karşılama hamlesi değildi. Kael, bir büyücüyle savaşıyordu ve büyüye metalle vurulmazdı. Büyüye, iradeyle vurulurdu.
Kael, karnındaki Aura Çekirdeğini ateşledi. Biyolojik enerjisi, o yoğun Kudret, kolundan akıp kılıcına geçti. Ama kılıcı keskinleştirmek için değil; kılıcın yüzeyinde görünmez, yapışkan ve yoğun bir "Manyetik Alan" (Aura Vakumu) oluşturmak için.
Kırbaç tam yüzüne çarpmak üzereyken, Kael kılıcını dikey değil, yatay bir yay çizerek savurdu.
Kılıcın ucu, alev kırbacının ucuna değdi.
Normalde ateş, metale çarpıp dağılmalı veya metali ısıtıp geçmeliydi.
Ama öyle olmadı.
Kael, "İrade Bükümü: Siphon Strike" (Emiş Vuruşu) tekniğini devreye soktu.
Zihni, aleve tek bir emir verdi: Buraya. Bana yapış.
Ve kılıcın yapıldığı malzeme, o kadim Kara Cevher (Nyx-Iron), doğası gereği büyüye olan açlığıyla bu emre itaat etti.
Kırbaç, Kael'e çarpmadı. Kael'in kılıcına dolandı.
Kaen'in gönderdiği o vahşi ateş, Siyah Diş'in namlusu etrafında bir sarmaşık gibi kıvrıldı, metalin üzerine yapıştı ve sönmedi. Kael'in aurası, ateşi bir kafes gibi kılıcın üzerinde tutuyordu.
"Ne?!" Kaen'in gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu. Büyüsünün kontrolü elinden alınmıştı. Kırbacın ucu, Kael'in kılıcında esir kalmıştı.
Kael, elinde alev alev yanan, Kaen'in kendi büyüsüyle kaplanmış kılıcı tutarken, yüzüne vuran o korkunç ısıya rağmen gözünü bile kırpmadı. Sağ kolundaki Hayalet Meridyenler (yapay damarlar) ısınmaya başlamıştı ama kılıç, ısının çoğunu emiyor, Kael'e sadece gücünü veriyordu.
"Bu kadar savurgan olma Kaen," dedi Kael. Sesi, ateşin uğultusunun içinden gelen metalik bir fısıltıydı. "Isınmak için odun yakılır. Orman değil."
Kaen, şoktan kurtulup asasını geri çekmeye, büyüyü koparmaya çalıştı. "Bırak! O benim ateşim!"
"Artık değil," dedi Kael.
Kael, vücudunu sağa doğru çevirdi. Bu basit bir dönüş değildi. Bu, merkezkaç kuvvetinin yıkıcı gücünü kullanan bir savaş sanatıydı.
Ölüm Dansı IV: Kızıl Şafak (Crimson Dawn).
Kael, olduğu yerde bir topaç gibi dönmeye başladı.
Kılıcına hapsettiği o devasa alev enerjisi, dönüşün hızıyla birlikte uzadı, genişledi ve Kael'in etrafında kızıl, kükreyen bir hortuma dönüştü. Kael artık yanmıyordu; o, ateşin merkezi, fırtınanın gözüydü.
Siyah Diş'in üzerindeki alevler, Kael'in dönüş hızıyla (momentum) birleşince, Kaen'in kontrolünden tamamen çıktı ve saf, yönlendirilmiş bir fiziksel kuvvete dönüştü.
"Geri al," dedi Kael, dönüşünü tamamlarken.
Kael, son turda kılıcını (ve üzerindeki tonlarca basınçlık alevi) doğrudan Kaen'e savurdu.
Alev kırbacı, sahibine döndü.
Ama bu sefer bir kırbaç gibi ince değil, genişleyen, kontrolsüz bir alev duvarı ("Crimson Cyclone") olarak döndü.
Kaen çığlık atarak asasını önüne siper etmeye çalıştı. "Koruma! Kalkan!"
Çok geçti.
Kael'in savurduğu alev dalgası, Kaen'i göğsünden vurdu. Fiziksel darbe (kılıcın yarattığı hava basıncı) ve termal darbe (ateşin kendisi) aynı anda gerçekleşti.
GÜMMM!
Kaen Morlis, bir bez bebek gibi havalandı. Ayakları yerden kesildi, geriye doğru beş metre uçtu ve arkasındaki çürümüş, ıslak kütük yığınının üzerine çakıldı. Üzerindeki çamur tabakası, ateşin etkisiyle anında kuruyup çatladı ve döküldü.
Alevler, bataklığın ıslak zemininde ilerleyemediği için tıslayarak söndü. Geriye sadece duman, buhar ve yanık kumaş kokusu kaldı.
Kael, dönüşünü tamamlayıp durdu.
Nefes nefese değildi. Ama sağ kolundan ince, gri bir duman tütüyordu. Kılıcı, Siyah Diş, akkor haline gelmiş gibi hafifçe kızarmıştı ama soğuyordu. Kara Cevher, ateşi yutmuştu.
Kael, kılıcı yan tarafına doğru sertçe silkeledi.
VUUUP.
Kılıcın üzerinde kalan son alev kırıntıları da sönümlendi. Metal, tekrar o mat, soğuk siyahlığına döndü.
Sessizlik geri geldi.
Malik, ağzı açık bir şekilde önce yerde inleyen, kaşları ve saçlarının ucu yanmış Kaen'e, sonra da Kael'e baktı.
"Kaptan..." dedi Malik, yutkunarak. "Sen az önce... ateşi mi çaldın?"
Kael, kılıcını kınına sokmadı. Metal hala sıcaktı, kını yakabilirdi. Sadece omuzlarını gevşetti.
"Ödünç aldım," dedi Kael, Kaen'e doğru yürürken. "Kendi manamı (Tını) kullanmak yasak. Mühür kapalı. Ama..." Kael, yerde debelenen Kaen'e tepeden, o soğuk, yargılayıcı bakışıyla baktı. "...başkalarının israf ettiği enerjiyi kullanmak serbest."
Kaen, yanmış kirpikleri ve isli yüzüyle Kael'e bakarken, gözlerindeki o kibirli parıltı tamamen silinmişti. Yerini saf, ilkel bir dehşet almıştı.
"Sen..." diye hırıldadı Kaen, öksürerek. "Sen bir canavarsın."
Kael, Kaen'in yanına eğildi. Yüzünde ne bir öfke ne de bir acıma vardı. Sadece bir öğretmenin, dersini anlamayan öğrencisine duyduğu bıkkınlık.
"Canavar değilim Kaen," dedi Kael. "Ben sadece verimliyim. Senin harcadığın enerjiyle koca bir orduyu ısıtabilirdim. Sen ise beni yakmaya çalıştın."
Kael doğruldu ve Malik'e "Yürü" işareti yaptı.
"Bu arada..." dedi Kael, arkasını dönüp sisin içine doğru yürürken. "Teşekkürler. Kılıcım soğuktu. Biraz ısınmış oldu."
Malik, Kaen'e son bir bakış attı, başını iki yana salladı ve Kael'in peşinden gitti.
Arkadaki bataklıkta, Kaen Morlis'in hıçkırıkları ve inlemeleri, sisin ve çürümüşlüğün arasında kaybolup gitti. Kael için bu bir düello değildi; sadece bir enerji transferiydi.
Ve transfer tamamlanmıştı.
