Cherreads

Chapter 4 - 2. Bölüm

Schalida Ormanı, şehrin kuzeyinde uzanan geniş ve vahşi bir araziydi. Uzak tepelerin ardında savunma kalelerinin siluetleri seçiliyordu. Gündüz vakti bu ormana gelmek alışkanlığım değildi; ancak Madra'nın sözlerinden sonra, yalnız kalmaya ihtiyaç duymuştum.

Tanrıların düzeni, çürümüş bir cesetten farksız!

Dudaklarımdan keyifsiz bir hıh firar etti. Sözleri kısmen doğruydu, inkâr etmiyordum. Valtha gerçekten de bir ceset kadar solgundu. Ne var ki herkes, katilin kim olduğunu unutmayı tercih ediyordu. Tanrıların aslında bir ölüyü diriltmeye çalıştığını da.

Göğsümde biriken gerginlik, nefesimi serbest bıraktığımda yavaş yavaş çözüldü. Kahvaltı niyetiyle yanıma aldığım elmadan bir ısırık kopardım; fakat o tatlı ve sulu aroma, ağzımdaki ekşiliğin içinde çamur gibi ufalandı.

Elera'nın bedeni göz kapaklarıma kazınmış bir gölge gibi yaylanıyordu. Sanki boynundaki halatın diğer ucu mideme bağlıydı; yutkunduğumda bile korkunç bir kramp giriyordu.

Birkaç senedir tanıdığım o tatlı kızın, insanlığa açıkça düşmanlık besleyen sapkınlar yüzünden ölmesini kendime yediremiyordum. Hem öfkeliydim hem de üzgün. Daha fazlasını hissedemezdim. Çünkü arkadaşım da olsa, iblise tapınan o azınlığın parçası olmasını kabullenemezdim.

Ve tabii, Madra'nın isyanını da.

Osyra'da sıkça anılan isimsiz iblisin yarattığı kıyımdan bu yana tahminen on iki asır geçmişti. Ancak o kıyametin izleri hâlâ yeryüzünden silinmemişti. Tanrılar Meclisi tarafından yönetilen on üç krallığın sınırları, iblisin ardında bıraktığı Shariza mahlûklarıyla tehdit altındaydı. İnsanların eti ve kanıyla beslenen o yaratıklardan, ölümün kendisiymiş gibi söz edilirdi.

Madra gibiler, tanrılar tarafından teminat altına alınmış sınırların içinde, dış dünyadan bihaber yaşıyordu. Oysa ben gerçeği biliyordum. Krallıkların etrafına örülmüş yüksek çeperlerin ardında kol gezen kabusu çocukken yaşamıştım. Kana susamışlıkla etrafa saldıranların, yalnızca Shariza mahlûklarıyla sınırlı olmadığını da görmüştüm.

Onlardan... çok daha kötüleri vardı.

Başımı sallayıp gözlerimin önünde beliren o korkunç hatıraları zihnimden uzaklaştırmaya çalıştım. Geçmişim, kabuğu çatlayan bir yaradan yukarı tırmanan irin gibi ruhumu işgal etmeye yelteniyordu her seferinde. Oysa tüm bu trajedi, benim için anlamsız bir yüktü. Tıpkı yeryüzündeki hayatın geri kalanı gibi.

Tam da bu yüzden saraya dönmek istemedim. Sonunda kendimi bu kuytu ormanda, kayalık bir uçurumun kenarında buldum. Yağmur durulmuştu. Sessizliğin ardından gelen o kayıtsızlıkla, yine kendimi doğanın kollarına teslim etmiştim.

Rüzgârın serin nefesi bedenimin kıvrımlarına dokunurken üşümedim. Bunlar, doğanın soğuk ama sahiplenici kollarıydı; beni sarmalayan, koruyan, unuttuğum bir şefkat gibi.

Tabiat, bir zamanlar sahip olduğumuz mutlak özgürlüğün hatırlatıcısıydı belki de; ya da kaybettiğimiz masum bir varoluşun kalıntıları.

Zihnimdeki sesler, yaprakların hışırtıları arasında eriyip gidiyordu. Başıma dert açacağını bile bile uçurumun kenarında kalmaya devam ettim. Saraydan izinsiz ayrılmış olmam umurumda değildi. Yalnızlık bana huzur ve aidiyet vadediyordu.

Yalnızca birkaç dakika daha, diye geçirdim içimden. Çok nadiren hissederdim o boşluğun içinde tasasızca süzüldüğümü; alnımın orta yerinde, yoğun bir baskıyla titreşen saf enerjiyi.

Yağmurdan sonra ıslanan toprağın kokusunu derin derin içime çektim. Her nefeste biraz daha seyreliyor, genzimde silik bir iz bırakıyordu. Rüzgâr giderek hırçınlaşıyor, yüzümü bıçak gibi kesen siyah tutamlar ona direnemiyordu.

Gözlerimi yeniden açtığımda, önüme serilecek manzaraya doymak istedim. Tekrar ne zaman kendime vakit ayıracağım belirsizdi. Bu, kendime tanıdığım tehlikeli bir lükstü.

Ama kirpiklerim titrekçe aralandığında... karşımda doyulacak bir manzara kalmamıştı.

Göz bebeklerim, tüm ışığı yutan bir karadelik gibi genişledi. Çünkü gördüğüm şey, bir faninin zihninde yaratılabilecek en görkemli düştü.

Sanki Valtha, görünmeyen bir elin dokunuşuyla kabuğunu soyuyordu. Gökyüzü genişliyor, nefes alan devasa bir gövde gibi önüme seriliyordu. Bulutlar ışığa dönüşüyor, ağaçların gövdeleri saydamlaşıyor; köklerinden altın bir pus yükseliyordu.

Kalbim bu düş karşısında infilak edecekmiş gibi çırpındı. Yüksek bir tepeden aşağı itilmişimcesine, göğsümden yükselen yoğun bir akım tüm benliğimi titretti.

Sonra her şey... yavaşça zifire gömüldü.

More Chapters