Babamın karşısına dikilmiştim, sesim titrek, yüreğim ağzımdaydı. "İstemiyorum baba, ne olur istemiyorum!" diye yalvarmıştım. Aldığım tek yanıt, yüzümde patlayan acımasız bir dayak ve ruhumu zehirleyen küfürler olmuştu. Gözlerimden yaşlar süzülürken, bir kez daha anladım ki bu evde benim bir söz hakkım yoktu; ben sadece bir eşyaydım, bir mal gibi alınıp satılan. Bu kaderi ben istememiştim. Ben daha çocuktum ki… Benim de hayallerim vardı. Okul defterlerimin arasına sıkıştırdığım, gizlice kurduğum hayallerim vardı. Okula gitmek, yeni şeyler öğrenmek, bambaşka bir hayat yaşamak istiyordum. Ev kadını olmak değil, hala sıralarda oturan, kalem tutan bir öğrenci olmak istiyordum.
Benden yaşça büyük, saçlarına ak düşmüş bir adama kuma gitmek istemiyordum. Ben metres olmak istemiyordum, başkasının hayatına yara açmak istemiyordum. Benim yanacağım kadar, o adamın karısı da, çocukları da yanacaktı. Bu ateş, sadece beni değil, masum ruhları da yakacaktı.
Ben 17 yaşında, yarın çocukken düğününde kovalamaca oynadığım adama kuma giden, kanatları koparılmış bir kuşum. Gözyaşlarımın tuzu yanaklarımı yakıyor, ruhumdaki yara hiç kapanmayacak bir iz bırakıyordu.
Ben Zehra Yalın
Yüreğim paramparçaydı; üzerine küllerimi üfleyip rüzgara savurmuşlardı, her bir zerrem farklı bir acıya savrulmuştu. Kanatlarımı benden koparıp, gökyüzüne uzanan tüm yollarımı kapatmışlardı. Keşke bir kuş olsaydım, kanat çırpıp bu erkek egemenliğinin baş döndürücü ağırlığından, bu çürümüş topraklardan çok uzaklara uçabilseydim. Ama bu da, tozlu raflarda unutulmuş bir hayalden ibaret kalmıştı.
Beni henüz 17 yaşımdayken öldürmüşlerdi, kefensiz, sessizce toprağa vermişlerdi bedenimi. 17 yaşımdayken nefesimi kesip, hayallerimi birer birer çalmışlardı. Daha ne yapmıştım ki ben, bu kadar acımasızca, bu kadar hoyratça savrulmuştum hayatın en karanlık köşesine?
Üç ay önceydi; Zehra'nın sarı yaprakları gibi düşmüştü yüreğime sevdiğim adamın ölümü. O zaman demiştim ki, "Hayatım bitti, çıkışım yok." O acı, sanki ruhumu sonsuza dek hapsedecekti. Ama dün… Dün geldi kara haber, babamın dudaklarından dökülen zehirli kelimelerle. Yeni bir acının, yeni bir felaketin habercisiydi.
Yaşadığım ve insanlığın yüz karası olan bu şehrin, en güçlü, en köklü aşiretlerinden biri olan Miran Aydın, beni kumalığa alıyordu. Oysa ben… Ben daha 11 yaşımdayken, bu adamın kendi düğününde arkadaşlarımla kovalamaca oynayan, kahkahalar atan küçük bir kızdım. O günleri hatırladıkça midem kasılıyor, ruhum bulanıyordu. Nasıl olurdu da çocukluğumun masumiyetinde koşturduğum bir adam, şimdi benim kabusum olacaktı?
Babamın karşısına dikilmiştim, sesim titrek, yüreğim ağzımdaydı. "İstemiyorum baba, ne olur istemiyorum!" Bu ki
