Cherreads

Tek yön tek bilet

Telefonunun ekranında beliren fotoğraf, yıllardır görmezden geldiği gerçeği Hazal'ın yüzüne sertçe çarptı.

Bir barın solgun ışıkları altında, o tanıdık yüz… Yanındaki genç kızın saçlarına eğilmiş, kahkahasının içine düşecek gibiydi.

O an, Hazal'ın göğsünde görünmez bir şey çatladı. Yıllardır ilmek ilmek ördüğü yuvası, ağır bir gürültüyle çökmeye başlamıştı. Defalarca "bu son" demişti kendine; ama şimdi anlıyordu ki son diye bir şey yokmuş; ta ki gözlerinin önünde bütün saflığıyla kanıtlanana kadar.

Fotoğrafa bakarken içinden parçalar sökülüp gidiyordu. Bu sadece bir görüntü değildi; sekiz yıllık sabrının, gözyaşlarının ve inancının cenaze ilanıydı. Öfke değil, derin bir isyan vardı içinde: Hayatını heba eden adama, kendine, sessiz kabullenişe karşı bir isyan… Bu, onun için her şeyin bittiği son fragmanın gösterimiydi.

Yağmur camlara usulca vuruyor, damlaların ritmi gecenin sessizliğine ağır bir ağıt gibi karışıyordu. Karanlık evin içine çökmüştü ama Hazal, karanlığın en derinini içinde taşıyordu. Mutfağa yürüdü ve titreyen elleriyle bir bardak şarap doldurdu. Sanki kırmızı değil, yıllardır biriken öfkeyi kadehe boşaltıyordu. Bardağı avuçlarında sıkıca tuttu ve dışarı çıktı. Verandanın tahtalarına damlayan yağmurun ritmiyle nefes almaya çalışıyordu. Toprağın ağır ve nemli kokusu, yıllardır içinde biriken karanlığı yıkayıp götürecek gibiydi. Gözlerini kapattı; bu kokuya tutunuyordu, çünkü başka hiçbir şeye tutunacak gücü kalmamıştı.

Toprağın keskin, ıslak kokusunu ciğerlerine doldurdu; öyle aç, öyle telaşlı bir nefesle çekti ki sanki bir daha hiç koklayamayacakmış gibi. Bardağa gözlerini dikti, sonra dudaklarına götürdü. İçinde yanıp kül olan umutların şerefine, onun şerefsizliğine kaldırdı. Ve bir şarkı döküldü dudaklarından; sesi titreyerek kendi yalnızlığına eşlik etti:

Gelmezdi o sonbahar

Dökülmezdi umutlar

Yaprak gibi

Yaprak gibi

Sekiz yıl… Başlangıcı masal gibi olan bir evlilik, bitişi kabus gibiydi. Her tartışma, her saygısız söz, kalbine çakılmış paslı bir çivi gibi. Bir noktadan sonra hangisi daha çok acıtmıştı, ayırt edemez olmuştu. En kötüsü, kendine olan saygısını ne zaman kaybettiğini hatırlamamasıydı. Belki bir bakışta, belki bir suskunlukta… Ama bildiği tek şey vardı: artık kurtulmalıydı. Zincirlerini kırmazsa, kendi gölgesinde boğulacaktı.

Birden aklına üst katta uyuyan yavrusu geldi. Kalbi aniden ağırlaştı. Bu bataklıktan çıkarken onu nasıl koruyacaktı? Nasıl hiçbir şey olmamış gibi huzurunu saklayabilecekti?

Bardağı sessizce mutfağa bıraktı, ayak ucunda merdivenleri çıktı. Kapı aralıktı; içeriden sızan loş ışık, odayı masalsı bir parıltıyla dolduruyordu. Yatağın kenarında durdu. Yüzüne düşen ışık, meleksi bir tablo çizmişti. Küçük dudaklarının kenarında beliren hafif tebessüm… Acaba rüyasında onu mu görüyordu? Belki de birlikte oynadıkları bir anı hayallerine karışmıştı.

Nefesini izledi; sakin, derin, huzurluydu. Hazal'ın içinde fırtınalar koparken, o sanki başka bir evrende, güvenli bir limandaydı. Yavaşça eğildi, saçlarının arasına yüzünü gömdü; uyandırmadan kokladı. Dünyadaki bütün acılara rağmen hâlâ sahip olduğu tek mucizenin kokusunu içine çekti.

Karar verme zamanıydı: her şeye göz mü yumacaktı, yoksa yeni bilinmezlere yelken mi açacaktı? Evin duvarları üzerine üzerine geliyordu. Sanki odadaki hava yetmiyordu; göğsü sıkışıyor, ciğerleri nefes değil, zehirle doluyordu. Kaçmalıydı. Kaçmak tek çareydi. Yeni yollar, yeni gökyüzleri lazımdı ona.

Aklına Los Angeles'teki arkadaşı Julia geldi. Saat epey ilerlemişti, gece yarısı olmak üzereydi. WhatsApp'tan mesaj attı; gördüğünde mutlaka dönerdi. Julia ile tatilde tanışmışlar, o zamanlar aile olmuş gibiydiler. Arada kavga etseler de güzel bir dostlukları vardı; o günden beri iletişimleri hiç kopmamıştı.

Çalışma odasına doğru yürüdü, elleri hâlâ titriyordu. Laptopu açtı, ekranın ışığı karanlık odada gözlerini kamaştırdı. Parmaklarının ucunda bir tereddüt, bir korku vardı; ama aynı zamanda uzun zamandır hissetmediği bir heyecan da…

More Chapters