Cherreads

Modern Kıyamet: Yanlış Dünyada Bir Yerli"

DaoistVe2op5
7
chs / week
The average realized release rate over the past 30 days is 7 chs / week.
--
NOT RATINGS
125
Views
VIEW MORE

Chapter 1 - 1.Bölum Başlangıç

📖 1. Bölüm — Başlangıç

Bundan uzun yıllar önce, bizim dünyamızda gizemli bir kâşif yaşardı. Uzun boylu, sert bakışlı ve yaklaşık otuz yaşlarında bir adamdı. Yüzünde geçmişin izlerini taşıyan derin çizgiler vardı. Onu görenler, hayatında sıradan hiçbir şey olmadığını hemen anlayabilirdi.

Bir gün, rüzgârın tozu sokaklarda savurduğu kasvetli bir akşam vakti, ağır adımlarla eski bir bara girdi. Kapıyı açtığında içeri yayılan loş ışık ve keskin içki kokusu onu karşıladı. Ahşap masalar gıcırdıyordu, birkaç müşteri kendi hâlinde konuşuyordu.

Kâşif bar tezgâhına yaklaştı ve kısık ama net bir sesle konuştu.

— Bana bir bira.

Barmen kısa bir bakış attıktan sonra başını salladı ve köpüklü bir bardak uzattı.

— Buyurun.

Kâşif parayı uzatmadan önce sordu:

— Ne kadar?

— Bir dinar.

Adam hiç tereddüt etmeden cebinden parayı çıkarıp tezgâha bıraktı.

Tam o sırada barmenin yanında oturan bıyıklı bir adam eğilip fısıldadı:

— Neden adamı dolandırdın?

Barmen kaşlarını çatarak dişlerinin arasından konuştu:

— Sus… Çaktırma.

Kâşif birasından yudum alırken çevresindeki konuşmaları istemeden de olsa duymaya başladı. Yan masada oturan iki adam hararetli bir şekilde fısıldaşıyordu.

— Hey, duydun mu söylentileri? Başka bir dünyadan gelmiş bir seri katil varmış…

— Evet. Kurbanlarını büyüyle öldürdüğünü söylüyorlar…

Bu sözleri duyan kâşifin eli aniden titredi. Bardağı sıktıkça parmaklarının eklemleri beyazladı. Dişlerini öyle sert dudaklarına geçirmişti ki ince bir kan çizgisi çenesine doğru süzüldü.

Barmen endişeyle ona baktı.

— Hey… Sen iyi misin?

Kâşif başını yavaşça kaldırdı. Gözlerinde garip bir karanlık parlıyordu.

— B-ben… o seri katilim.

Bir anlık sessizlikten sonra bar kahkahalarla doldu.

— Hahahahaha!

— Ne kadar acınası…

Alaycı sesler ve küçümseyici bakışlar kâşifin içindeki öfkeyi alevlendirdi. Yüzü gölgelerle kaplanmış gibiydi.

Aniden ayağa fırladı ve avazı çıktığı kadar bağırdı:

— Denizin kapalı yolu… patla!

Bir sonraki saniye kulakları sağır eden bir patlama barı sarsıp parçaladı. Ahşap duvarlar paramparça oldu, camlar gökyüzüne savruldu. Toz bulutu dağıldığında içeride hayatta kalan tek kişi kâşifti.

Soğukkanlı bir şekilde arkasına bile bakmadan yıkıntıların arasından yürüdü. Gece karanlığında gözden kaybolarak dağlara doğru kaçtı.

Günler sonra insanlar onun aslında başka bir dünyadan geldiğini öğrendi. O dünyada telefon, radyo ve uçak gibi tuhaf araçların var olduğu anlatılıyordu. Çok geçmeden, aynı dünyadan gelen başka kişilerin de ortaya çıktığı fark edildi.

Bu yabancılar kısa sürede kâşifin etrafında toplanmaya başladı. Sayıları gün geçtikçe arttı…

Ve sonunda, bizim dünyamızın yüzde kırkını ele geçirdiler.

Sabahın erken saatlerinde koğuşun ağır kapısı sertçe açıldı.

Soğuk hava içeri dolarken bir görevli askerin gür sesi duvarlarda yankılandı.

— Uyanın! Uyanın! Vakit geldi!

Ranzaların üzerinde yatan gençler homurdanarak kıpırdanmaya başladı. İçlerinden biri, battaniyesini yüzüne çekip isteksizce konuştu.

— Off ya… Saat ne zaman altı oldu da uyandırıyorsun…

Görevli asker sert bir bakış attı.

— Saat sekize kadar hazır olmazsanız ceza verilecek. Çabuk olun!

Genç adam derin bir iç çekti.

Bu, Haraguroi'ydi… Birliğin en sessiz ama en inatçı askerlerinden biri.

— Off… Hazırlanmam lazım…

Yavaşça yataktan kalktı. Soğuk taş zemine basan ayakları ürperdi. Dolabını açıp kıyafetlerini değiştirdi ve asker üniformasını giydi. Üniforma vücuduna tam oturuyordu ama omuzlarında sanki görünmez bir yük varmış gibi ağır geliyordu.

Küçük lavaboya gidip aynanın karşısına geçti. Dişlerini fırçalarken bir süre kendi yansımasına baktı. Gözlerinin altındaki yorgunluk halkaları, yüzündeki sert ifade…

Fırçayı ağzından çıkarıp aynaya doğru mırıldandı.

— Ne kadar çirkinim… Bari biraz yakışıklı olsaydım.

Sözleri banyodaki sessizlikte kayboldu.

Bir süre sonra bütün askerler eğitim alanındaki büyük bahçede yan yana dizildi. Sabah güneşi henüz yükseliyordu ve çimenlerin üzerindeki çiy damlaları ışıkta parlıyordu. Haraguroi de diğerleri gibi sıraya geçti.

Dakikalar süren bekleyişten sonra, onları yedi yaşından beri eğiten komutan ağır adımlarla ortaya çıktı. Sert yüzü ve keskin bakışlarıyla herkesin üzerinde baskı kuruyordu.

Komutan yüksek sesle konuşmaya başladı:

— Askerler! Mezun olma sırası size geldi. Bugün… başka bir dünyadan gelen ve yurdumuzu elimizden almaya çalışan o şerefsizlere karşı kazanacağımız günün başlangıcıdır!

Haraguroi içinden homurdandı.

"Bunu on beş yaşındakilere söylüyor… Ben on sekiz yaşındayım. Üç yıldır bu okulda kaldım…"

Komutan sözlerine devam etti:

— On beş yaşında mezun olanları tebrik ederim!

— Mezun olamayanlar ise… işe yaramaz piçler dir

Bu sözlerin ardından bahçeye ağır bir sessizlik çöktü. Hiç kimse nefes almaya bile cesaret edemiyordu.

Komutan son emrini verdi:

— Mezun olanlar yarın cepheye gidecek!

— Mezun olamayanlar… yarından sonraki gün isimlerinizi panoda bulabilirsiniz. Eğer adınız listede yoksa… atanamamışsınız demektir.

Bunu söyledikten sonra arkasını dönüp yürüdü.

Ardında korku, öfke ve belirsizlikle dolu yüzler bırakarak.

Komutanın konuşmasının ardından askerler sessizce dağıldı.

Bahçedeki sert hava yerini ağır bir yorgunluğa bırakmıştı.

Haraguroi koğuşuna döndüğünde içeride kendisiyle birlikte yedi kişi daha vardı. Hepsi ondan daha küçüktü. Genç yüzlerinde hem umut hem korku aynı anda okunuyordu.

Haraguroi hiçbir şey söylemeden dolabının yanına gitti. Üniformasını çıkarıp daha rahat kıyafetler giydi. Koğuşun köşesindeki eski yatağına oturdu ve başını duvara yasladı. Yemek servisi gelmeden önce düşünceleri yavaşça geçmişe kaymaya başladı…

"Dört yaşındaydım… Ailemi o başka dünyadan gelen insanlar yüzünden kaybettim…"

Gözleri dalgınlaştı.

Anıları zihninde bir gölge gibi canlanıyordu.

"Sonra iki yıl boyunca teyzemlerde kaldım. Onlar bizimle pek görüşmezdi. Bir gün… beş yaşındayken teyzem bana ismimi sormuştu."

Küçük Haraguroi'nin titrek sesi kulaklarında yankılandı.

— Adım Haraguroi…

Teyzesinin yüzündeki şaşkın ifade hâlâ aklındaydı.

— Bu ismi sana annen mi koydu?

— Evet…

Teyzesi bir süre susmuş, sonra sert bir sesle konuşmuştu.

— Bu isim "sinsi, kötü niyetli, içten pazarlıklı" gibi anlamlarda kullanılır. Ailen seni pek sevmemiş olmalı…

Bu sözler küçük bir çocuğun kalbinde derin bir yara açmıştı.

O günden sonra adını değiştirip Hurugoi demeye başlamıştı kendine.

Ancak kader ona bir darbe daha vurmuştu. Altı yaşına geldiğinde, başka dünyadan gelen kişiler teyzelerini de öldürmüş… onu yapayalnız bırakmıştı.

Yetim yetiştirme yurduna verildiği gün hâlâ zihninde netti.

Soğuk duvarlar, yabancı yüzler ve içini kemiren korku…

Yedi yaşına kadar ona bakan bir dadı vardı. Yumuşak kalpli, iyi bir kadındı. Ama yedi yaşına bastığında hayat birden değişmişti. Sert eğitimler başlamış, çocukluk denilen şey bir anda elinden alınmıştı.

On beş yaşına geldiğinde mezun olup bu hayattan kurtulmayı çok istemişti.

Ama başaramamıştı…

O günden sonra yurttaki desteklerin çoğu kesilmişti.

Eskiden verilen sıcak çorba ve ekmeğin yerini sadece bayat bir parça ekmek almıştı. Günler geçtikçe bedeni zayıflamış, kemikleri belirginleşmişti.

Tam o sırada koğuşun kapısı açıldı.

— Yemek vakti!

Hurugoi ağır ağır ayağa kalktı.

Sessizce sıraya girip payına düşen bayat ekmeği aldı.

Koğuşa döndüğünde yatağına oturdu ve yavaşça yemeye başladı.

Etrafındaki arkadaşları ise sıcak çorbayı iştahla içiyor, karınlarını doyuruyordu.

Hurugoi hiçbir şey söylemedi.

Sadece ekmeğini kemirirken gözleri boşluğa dalmıştı…

Gece ilerledikçe koğuşun içi sessizliğe gömüldü.

Ranzalardan gelen hafif nefes sesleri ve dışarıdaki rüzgârın uğultusu dışında hiçbir şey duyulmuyordu.

Hurugoi battaniyesini omuzlarına çekip tavana baktı.

— Geç oldu… Koğuştaki herkes de uyumuş. Ben de uyuyayım bari…

Yorgun gözleri yavaşça kapandı.

Sabah güneşinin solgun ışıkları pencereden içeri süzüldüğünde gözlerini yeniden açtı. Bir an nerede olduğunu anlamaya çalıştı.

— Hayret… Görevli beni uyandırmadı…

Başını kaldırıp etrafa baktığında koğuşun bomboş olduğunu fark etti.

Ranzalar düzenliydi, ama içeride kendisinden başka kimse yoktu.

— Diğerleri nerede…?

Sonra bir anda hatırladı.

— Aa… doğru. Onlar bugün cepheye gidecekti. Hepsi atanmıştı… Gitmeleri iyi oldu aslında. Bazen bana zorbalık yapıyorlardı…

Yatağından kalkıp üniformasını giydi. Kumaşın sertliği tenine değdiğinde içinden tuhaf bir heyecan geçti.

Lavaboya gidip aynanın karşısına geçti. Dişlerini fırçalarken yansımasına dikkatle baktı.

— Hâlâ tipim yok… Ama en azından…

Bir an duraksadı. Devam edecek söz bulamadı.

— Gerçekten hayatım bu kadar kötü mü… Saçmalama Hurugoi. Sen iyisin.

Derin bir nefes aldı, yüzünü yıkadı ve koğuştan dışarı çıktı.

Koridorun sonunda asılı duran büyük panoya doğru yürüdü. Kalbi her adımda biraz daha hızlı atıyordu.

— Hadi… Lütfen adım çıksın… Lütfen…

Listeleri tek tek incelemeye başladı.

— İnfaz bölümü… burada değilim…

— İlk yardım bölümü… burada da yokum…

Tam umudunu kaybetmek üzereyken gözleri bir satırda durdu.

— İşte bu… İşte bu! Piyade bölümü… Hurugoi… numara 27!

Yüzüne ilk kez gerçek bir gülümseme yerleşti.

— Yes! Sonunda atandım!

Satırın devamını heyecanla okudu.

— Kuzeybatı Cephesi… Güzel!

Sevinçle koşarak koğuşuna geri döndü.

— Sonunda… Üç yıldır bunu bekliyordum…

Dolabını açıp eşyalarını toplamaya başladı. Ama fazla seçeneği yoktu.

— Hımm… Sadece kılıcım var. Onu da hükümet verdi. Bunu korumam gerekiyor… Yoksa yenisini vermezler ve düşmana elim boş saldırmak zorunda kalırım…

Bir süre düşündü.

Sonra yatağındaki yastığa baktı.

— Bunu da götürebilirim belki…

Tam o sırada aklına bir şey geldi. Gözleri parladı.

— Bir dakika… Nasıl unuturum! Dadımın bana verdiği pelerin!

Dolabın arkasına sıkıştırılmış eski kumaşı çıkardı.

Üzerine giydiğinde pelerin omuzlarından aşağı dalga gibi süzüldü.

— Boyum yüz yetmiş… Bana tam oldu.

Pelerini okşarken yüzünde hüzünlü bir gülümseme belirdi.

— Hatırladığım kadarıyla bu pelerin dadımın kocasına aitmiş…

Bir an sessiz kaldı.

Sonra başını kaldırıp kararlı bir şekilde fısıldadı:

— Neyse… Yarın cepheye gidiyorum. Çok heyecanlıyım.

Hurugoi yatağının kenarında bir süre oturduktan sonra iç çekti.

— Ama daha akşam bile olmadı… Zaman geçirmem gerekiyor. Dışarı çıkıp dolaşayım bari…

Koğuştan çıkıp koridor boyunca yürüdü. Adımları onu istemsizce eski yemekhaneye götürdü. Kapının önünde durup içeri baktı.

— On iki yaşıma kadar burada yemek yedim… O çorbanın tadını hâlâ hatırlıyorum…

Gözleri dalgınlaştı.

— Üç yıldır sadece bayat ekmek ve suyla yaşıyorum…

Yemekhanenin yanındaki geniş bahçeye doğru yürüdü.

Toprak zemin, yılların izini taşıyan ayak izleriyle doluydu.

— Bu bahçede herkes gücünü göstermek için kavga ederdi…

— Çoğu kişinin ölüm haberini duydum… Aslında çoğunu tanıyordum. Ama onlar beni tanımıyordu…

Başını eğdi.

— Burada bir kere kavga ettim… ve kaybettim. Üç kişi birden üzerime saldırmıştı… Çok kötüydü…

Bir süre sessizce yürüdü.

Sonra ayakları onu istemeden de olsa yasaklı bölgeye götürdü.

— Burayı biliyorum…

Yüzü sertleşti.

— Bayat ekmek yemekten sıkılıp çorba çalmaya geldiğimde yakalanmıştım…

— Sonra bana dört saat boyunca işkence ettiler…

Elini sırtına götürdü. Parmaklarının altında hâlâ eski kırbaç izlerinin sert dokusunu hissedebiliyordu.

— Hâlâ birkaç izi duruyor…

Başını sallayıp derin bir nefes aldı.

— Neyse… Sıkıldım. Odama döneyim.

Koğuşa geri döndüğünde hava kararmaya başlamıştı.

Yatağına oturup pelerinini katladı ve başucuna koydu.

— Saat geç oldu… Uykum geldi. Ama uyumadan önce şu düşmanlar hakkında yazılmış en detaylı kitabı okuyacağım.

Kitabı eline aldı. Sayfalar eskimiş, köşeleri yıpranmıştı.

— Bunu dört kere bitirdim… Ama sadece üç önemli maddeyi tekrar gözden geçireceğim.

Sayfaları çevirip mırıldanarak okumaya başladı.

"Birincisi…

Bu dünyaya gelenlerin hepsi önceki hayatlarında ölmüştür. Yani başka bir dünyadan buraya gelmeleri için önce ölmeleri gerekir."

Derin bir nefes aldı ve devam etti.

"İkincisi…

Kullandıkları bazı silahlar çok tehlikelidir. 'AK-47' ve 'M416' gibi silahlar taşırlar. Çoğu kişi bu dünyaya geldiğinde büyü yapamaz. Ama eğer büyü yapabilen biriyle karşılaşırsanız… ondan kaçının."

Hurugoi'nin gözleri bir an korkuyla titredi.

"Üçüncüsü…

Bu savaş otuz yıldır sürmektedir. Onlara karşı kazanılan en büyük zafer 'Opun Kalesi Zaferi'dir. Ancak bu zaferde iki milyon asker kaybedilmiştir. Düşman son derece tehlikelidir."

Kitabı yavaşça kapattı.

— En önemli maddeler bile korkunç…

Başını yastığa yasladı.

— Her neyse… Artık akşam oldu. Uykum ağır basıyor…

— Pekâlâ Hurugoi… Yarın senin günün…

Gözleri yavaşça kapanırken yüzünde hem korku hem umut vardı.

Tamam 👍

Yine hikâyenin olayını değiştirmeden, yazımını düzelttim ve daha akıcı + sahne atmosferi güçlü novel tarzı yaptım.

Gece henüz bitmemişti.

Koğuşun karanlığını delen sert bir ses yankılandı.

— Uyanın! Uyanın! Bugün atanacak olanlar hemen kalksın!

Hurugoi battaniyenin altından başını çıkarıp homurdandı.

— Off… Lanet olsun… Saat kaç ki şimdi uyandırıyorsun…

Yatağından doğrulup pencereye baktı. Gökyüzü hâlâ zifiri karanlıktı. Ufukta en ufak bir aydınlanma yoktu.

— Daha gün bile ağarmamış…

Söylenerek ayağa kalktı ve hızla kıyafetlerini giydi. Üniformasını düzeltirken gözleri yatağının başucundaki pelerine kaydı.

— İşte bu… Bu pelerini takmak istiyordum… Ve o gün sonunda geldi.

Pelerini omuzlarına geçirdi. Kumaşın ağırlığı ona garip bir güven hissi verdi.

— Yakıştı…

Koğuştan çıkıp eğitim bahçesine gittiğinde manzara onu şaşırttı.

Yaklaşık beş bin asker çoktan sıraya dizilmişti. Soğuk hava nefesleri buhar gibi görünür hâle getiriyordu.

Bir süre sonra onları yıllarca eğiten komutan ortaya çıktı. Sert bakışlarını kalabalığın üzerinde gezdirdi ve tok bir sesle konuştu:

— Siz artık yetişkin birer bireysiniz!

— Gidin… ve düşmana haddini bildirin!

Sözlerini bitirdikten sonra askerlere selam verdi ve ağır adımlarla uzaklaştı.

Ardından askerler sırayla at arabalarına bindirilmeye başlandı. Tahta tekerleklerin gıcırtısı ve atların soluk alışları sabah sessizliğini dolduruyordu.

Hurugoi heyecandan yerinde duramıyordu.

— Çok heyecanlıyım…

Arkasından bir asker sabırsızca seslendi.

— Hey! Hadi, bekleme yapma!

Hurugoi hızla at arabasına atladı ve boş bir yere oturdu. Yanında oturan uzun boylu, yaklaşık yüz seksen santimlik bir askere döndü.

— Şey… Saat kaç şu an?

Adam kısa bir süre düşündü.

— Gece dört civarı olması lazım.

Hurugoi başını salladı.

— Teşekkürler…

Araba sarsılarak hareket etmeye başladığında içinden tek bir cümle geçti.

"Macera şimdi başlıyor.

Saatler yavaş yavaş ilerliyordu.

At arabalarının tekdüze sarsıntısı ve tekerleklerin çıkardığı gıcırtı sesi askerlerin sabrını zorlamaya başlamıştı.

Hurugoi başını geriye yaslayıp iç çekti.

— Off ya… Bu yolculuk ne zaman bitecek…

Gökyüzü yavaş yavaş aydınlanmaya başlıyordu. Ufukta solgun bir kızıllık belirmiş, gecenin karanlığı geri çekilmeye başlamıştı.

Tam güneş doğmaya yaklaşırken saat altı civarında bir asker yüksek sesle bağırdı:

— Hey! İnin, inin! Geldik!

On binlerce at arabası birbiri ardına durdu.

Askerler yavaşça araçlardan inip geniş ve rüzgârlı ovada sıraya dizilmeye başladı. Hurugoi de diğerleri gibi yerini aldı.

Bir süre sonra Batı Cephesi'ni yöneten general göründü. Üzerindeki zırh sabah ışığında parlıyor, yüzündeki kararlı ifade herkese güven veriyordu.

General güçlü bir sesle konuşmaya başladı:

— Askerler! Burası Batı Cephesi… Wenarion Bölgesi!

— Düşmanı burada durduracağız! Eğer durduramazsak, tarım için en verimli topraklarımızı kaybederiz. Bunun sonucu kıtlık olur…

Kısa bir duraksamanın ardından sözlerine daha da sert bir tonla devam etti.

— Bu savaşı hem ailemiz için, hem kendimiz için, hem de dünyamızın geleceği için kazanmak zorundayız!

— O şerefsizlere geçit vermeyeceğiz!

Generalin askerlerine gerçekten değer verdiği sözlerinden belli oluyordu. Kalabalık bunu hissedince bir anda büyük bir coşku yükseldi.

— Yaşa general!

— Yaşa kral!

— Yaşa halkımız!

Sloganlar ovada yankılanırken general selam verip karargâha doğru uzaklaştı.

Ardından askerler görev yerlerine gitmek için sıraya girmeye başladı. Hurugoi sabırsızca bekliyordu.

— Sıra bana ne zaman gelecek…

Sonunda bir görevli yüksek sesle bağırdı:

— Numara 27!

Hurugoi'nun kalbi hızla çarptı.

— Benim!

Görevli kısa bir bakış attıktan sonra konuştu.

— İki bin kişilik bir tabura atanıyorsun. Görevin gözetleme olacak.

Hurugoi hafifçe gülümsedi.

— Teşekkür ederim…

Görevli uzaklaşırken kendi kendine mırıldandı.

— İyi bari… Çok zor bir görev değil gibi…

Ama içindeki tuhaf his, bunun düşündüğü kadar kolay olmayacağını fısıldıyordu.

Hurugoi, iki bin kişilik taburun bulunduğu alana doğru yürüdü.

Kalabalığın arasına karışıp diğer askerler gibi sıraya geçti. Çevresine baktığında farklı yaşlarda yüzler gördü. Bazıları kırklı yaşlarının yorgunluğunu taşıyor, bazıları ise henüz on beş yaşında bile görünmeyecek kadar gençti.

Bir süre sonra tabur komutanı ortaya çıktı. Sert ama tecrübeli bir ifadeye sahipti. Gür sesi rüzgârın uğultusunu bastırdı.

— Askerler! Ana karargâhtan yeni bir görev geldi.

— On yedi kilometre ilerleyip düşmanın ileride olup olmadığını gözetleyeceğiz!

Sözlerini bitirir bitirmez atına atladı.

Komutanın hareketiyle birlikte iki bin asker de hızla atlarına bindi. Ayrıca yük taşımak için otuz kadar at arabası da konvoya katıldı. Bu, orada uzun süre kalacaklarının açık bir işaretiydi.

Yolculuk başladığında Hurugoi çevresine merakla bakıyordu.

Yol kenarında zıplayan bir kurbağa gördü. Bir süre gözlerini ondan ayıramadı. Ardından dalları meyveyle dolu bir elma ağacına rastladı.

— Bunları… daha önce hiç görmemiştim…

İçinde garip bir hayranlık duygusu oluştu. Savaşın ortasında bile dünyanın hâlâ güzel şeyler barındırdığını fark etmek tuhaftı.

Ordu atlarla ilerlemeye devam ederken Hurugoi düşüncelere daldı.

— Bu savaştan sağ kurtulursam… acaba bir kadınla evlenir miyim…?

Bir an kendi düşüncesine gülümser gibi oldu.

— Ya da daha garip şeyler… Hopp, sakin ol Hurugoi. Bunlar için daha gençsin. Zaten hayatında annen ve dadın dışında hiç kadın görmedin ki…

Güneş yavaş yavaş yükseliyor, saatler öğlene yaklaşıyordu.

Uzun bir yolculuğun ardından tabur sonunda hedeflenen noktaya ulaştı.

Askerler hızla çadırları kurmaya başladı. Toprak zemine kazıklar çakıldı, halatlar gerildi. Büyük demir tencereler ateşlerin üzerine yerleştirildi ve yemek hazırlıkları başladı.

Gün batımına doğru kamp düzeni tamamen kurulmuştu.

Hurugoi yorgun bir şekilde yere oturdu.

— Aman ya… Çok yoruldum…

Tam o sırada görevli bir asker bağırdı.

— Yemek vakti! Herkes sıraya! Beş tencere var, beş ayrı sıra oluşturun!

Hurugoi'nun gözleri bir anda parladı.

— Ne… Yemek mi? Sonunda… Çok acıkmıştım…

Sıraya girdi. Dakikalar geçmek bilmiyordu.

Yarım saat boyunca ayakta bekledi.

— Hadi be… Sıra bana gelsin artık…

Yaklaşık on dakika sonra sonunda ön tarafa ulaşabildi.

— Sonunda…

Görevli askerin uzattığı kaseyi titreyen ellerle aldı.

— Buyur. Bir kase çorba.

Hurugoi'nun yüzü sevinçle aydınlandı.

— Sonunda… Güzel bir yemek…

Kaseyi dudaklarına götürdü.

Sıcak çorbanın tadı ağzına yayıldığında gözleri neredeyse dolacak gibi oldu.

— Harika… Gerçekten harika…

Uzun zamandır ilk kez mutlu hissederek yemeğini bitirdi.

📖 1. Bölüm — Devamı

Güneş tamamen batmıştı.

Kampın üzerine karanlık çökerken ateşlerin titrek ışığı çadırların arasında dans ediyordu.

Hurugoi çadırının önünde oturmuş, günün yorgunluğunu atmaya çalışıyordu. Tam biraz dinlenmeye başlamıştı ki yanına bir asker geldi.

— Hey… Numara 27.

Hurugoi başını kaldırdı.

— Ne var?

Asker sert bir ifadeyle karşılık verdi.

— Bir görevin var.

Hurugoi kaşlarını çattı, yorgunlukla sesini yükseltti.

— Ne? Saatlerdir çadır düzeltiyorum, ben bunu kabul etmiyo—

Sözünü tamamlayamadan asker aniden yumruk attı.

Hurugoi'nin başı yana savruldu. Burnundan sıcak kan akmaya başladı.

— Burası oyun yeri değil, seni aptal! Emir verildiyse yaparsın!

Hurugoi dişlerini sıktı. İçindeki öfkeyi bastırarak başını eğdi.

— …Tamam.

Görev kısa ve netti:

Beş kilometre ileride düşman ordusunun varlığına dair en ufak bir belirti bile görülürse, önce iki bin kişilik tabur komutanına, ardından elli bin kişilik ana karargâha haber gönderilecekti.

Hurugoi ve toplam on altı asker sessizce hazırlandı.

Gece zifiri karanlıktı. Ay ışığı bile bulutların arkasına saklanmı

Kısa bir bekleyişten sonra…

Düşman nihayet göründü.

Ufukta beliren karanlık siluetler hızla yaklaşıyordu. Ellerinde Hurugoi'nin hayatında hiç görmediği, uzun ve garip silahlar vardı.

Koşarak ilerliyorlardı.

Hiç durmadan… hiç yavaşlamadan…

Tabur komutanı kılıcını kaldırdı ve bağırdı:

— SALDIRIN!!!

Bir anda iki bin asker öne atıldı.

Toprak titreyecek kadar güçlü bir koşu başladı.

Ama…

Düşman çoktan siper almıştı.

TATATATAT!

Garip silahların sesi gökyüzünü yırttı.

Daha yakın temasa bile giremeden onlarca asker yere yığıldı.

Hurugoi de koşuyordu…

Ama yanında birer birer düşen askerleri gördükçe adımları yavaşladı.

Korku… içini kemiriyordu.

Sonunda iki taraf birbirine ulaştı.

Yakın temas başlamıştı.

Ama bu bir savaş değil…

Bir katliam gibiydi.

Her yer cesetlerle doluydu.

Bağırışlar, çığlıklar, metal sesleri…

Hurugoi olduğu yerde donup kalmıştı.

Kılıcını tutuyordu… ama hareket edemiyordu.

Ellerini bile…

Tam o anda yanında duran bir asker, büyük bir silahla tarandı.

Yüzü parçalandı.

Sıcak kan ve parçalar Hurugoi'nin yüzüne sıçradı.

Hurugoi'nin gözleri büyüdü.

— …

Konuşamadı.

Gözlerinden yaşlar akmaya başladı.

Etrafında bazı askerler diz çöküp yalvarıyor…

Bazıları acı içinde bağırıyordu…

Ve o an…

Hurugoi, kendisine doğru gelen düşmanı gördü.

Adam silahını kaldırdı.

Nişan aldı.

Hurugoi geri çekilmeye çalıştı ama—

Bir cesede takılıp düştü.

Yerdeydi.

Silah doğrultulmuştu.

Hurugoi titreyerek bağırdı:

— Lütfen… lütfen… yaşamak istiyorum…!

Sesi ağlamaktan boğuluyordu.

Ama düşman onu anlamadı.

Ne dediğini bilmiyordu.

Parmağı tetiğe yaklaştı…

Tam o anda—

FŞTT!

Bir ok havayı yararak geldi ve düşmanın kafasına saplandı.

Adam anında yere yığıldı.

Hurugoi donup kaldı.

Arkasından savaş alanına yeni bir dalga girdi.

Destek birlikleri gelmişti.

Yaklaşık 50.000 asker…

Artık denge değişmişti.

300 kişilik düşman gücü, sayıca eziliyordu.

Ama Hurugoi bunu fırsat gördü.

Savaşmak yerine…

Kaçmak istedi.

Etraf çığlıklarla doluydu.

Bağırışlar, çarpışmalar, metal sesleri…

Hurugoi elinde kılıcıyla geri çekilmeye başladı.

Gözüne bir kaya çarptı.

Büyük… karanlık… ve mağaraya benzeyen bir oyuk.

— Oraya girersem… kimse beni görmez…

Hiç düşünmeden koşmaya başladı.

Cesetlerin üzerinden geçti…

Birine takılıp düştü…

Ama tekrar kalktı…

Nefes nefese kalmıştı.

Sonunda kayanın altına ulaştı.

Giriş tamamen kana bulanmıştı.

Ama durmadı.

İçeri girdi… biraz daha ilerledi…

Ve karanlığın içinde durdu.

Titriyordu.

Ağlamasını durdurmaya çalışıyordu.

Yüzündeki kanı silmeye çalıştı… ama elleri daha da bulaştırdı.

Nefesi düzensizdi.

Kılıcını sıkıca tuttu.

Ve karanlığın içinde, tetikte bekledi.

Hurugoi uzun süre mağaranın içinde bekledi.

Zaman kavramını neredeyse kaybetmişti.

Ara sıra mağaraya girmeye çalışanlar oluyordu…

Ama içeri adım attıkları anda ama düşman askeri onları tereddüt etmeden onları öldürüyordu. hurugoi

Artık düşünmüyordu.

Sadece hayatta kalmayı düşünüyordu

Dışarıdan gelen sesler zamanla azaldı.

Ve sonra…

Gün doğmaya başladı.

Mağaranın girişinden süzülen solgun ışığı fark etti.

Tam o sırada dışarıdan sesler duydu.

Bağırışlar… çığlıklar… silah sesleri…

Ve ardından bir komut:

— GERİ ÇEKİLİYORUZ!!!

Hurugoi'nin gözleri açıldı.

Hiç düşünmeden yerinden fırladı.

Mağaradan çıktığı gibi koşmaya başladı.

Karşısında onlarca at arabası vardı.

Bazıları çoktan kaçmaya başlamıştı bile.

— Beklemeden gidiyorlar…!

Hurugoi panikle koşmaya başladı.

Eli yüzü kan içindeydi.

Pelerini yırtılmış, parçalanmıştı.

Hayatta kalan askerler de onun gibi at arabalarına ulaşmaya çalışıyordu.

Ama…

TATATATAT!

Düşman ateş açtı.

Koşan askerlerin çoğu yere yığıldı.

Hurugoi koşmaya devam etti.

Tam o anda—

Bir kurşun omzuna isabet etti.

— AAAAAH!!

Acı vücudunu delip geçti.

Ama durmadı.

Koşmaya devam etti.

Her adımda acı katlanıyordu…

Ama durursa öleceğini biliyordu.

Yanındaki askerler birer birer düşüyordu.

Sonunda bir at arabasına ulaştı.

Tam binecekken—

PAT!

Bir kurşun da bacağına saplandı.

Dizleri çözüldü.

Düşman askerleri uzaktan nişan alıyor…

Kaçmaya çalışanları özellikle sakat bırakıyordu.

Adeta… eğleniyorlardı.

Hurugoi dişlerini sıktı.

Acıya rağmen kendini yukarı çekti ve arabaya tutundu.

Son gücüyle…

İçeri girmeyi başardı.

At arabasında beş asker ve üç ilk yardımcı vardı.

Hemen onu yere yatırdılar.

— Kanamayı durdurun!

Yarasına baskı uyguladılar, sargı sardılar.

Hurugoi gözlerini zor açık tutuyordu.

Tam o sırada konuşmaları duydu.

— Duydun mu? İki bin kişilik taburun komutanı ölmüş…

— Evet… Kaçarken ölmüştür o şerefsiz…

Hurugoi hiçbir şey demedi.

Sadece dinledi.

Sonra…

Onu tedavi eden ilk yardımcı bir anda bıçağı aldı…

Ve kendi boğazına sapladı.

Bir anda her yer sessizleşti.

Kimse tepki vermedi.

İki asker cesedi aldı.

Boğazından akan kan damlıyordu.

Sonra…

Hiçbir şey olmamış gibi…

Onu at arabasından aşağı attılar.

Arkadan gelen arabalar cesedin üzerinden geçti.

Hurugoi bunu gördü.

Ve içinden konuştu:

— O kişi… kim bilir kaç insanı kurtardı…

— Devlete hizmet etti…

— Ama sonunda cesedine bile saygı göstermediler…

Gözleri doldu.

— Ben ölsem… bana da aynısını yaparlar…

— Ben… böyle bir dünya için savaşmak istemiyorum…

Sargılar tamamlandı.

Ama içindeki şey… daha derin bir yaraydı.

Tam o sırada—

BOOOOM!!

Büyük bir patlama oldu.

At arabası sarsıldı.

Herkes savruldu.

Hurugoi'nin bilinci karardı…

Karanlık.

Sonsuz bir boşluk.

Sonra bir ses duyuldu.

— Sen kimsin?

Hurugoi cevap verdi:

— Sen… kimsin?

Ses sakin ve gizemliydi.

— Ben kim olduğum önemli değil, Hurugoi…

— Burası neresi?

— Bilmiyorum…

— Dalga mı geçiyorsun?!

— Belki… öğrenirsin.

Bir anda Hurugoi şiddetli bir darbe hissetti.

— AAHH!!

Gözlerini açtı.

Karşısında bir kız vardı.

Kızıl saçlıydı.

Yaklaşık 167 boyundaydı.

Sakin ama güçlü bir bakışla ona bakıyordu.

— Sonunda uyandın… İki haftadır uyuyordun.

Hurugoi şaşkınlıkla ona baktı.

— Sen… kimsin?

Kız hafifçe gülümsedi.

— Ben… tanımadığım kişilere ismimi söylemem, canım.

✨ 1. BÖLÜM— SONU